IMG-20141111-WA0004Vatan Caddesi’ nde yürüyorum. Yazdan kalma güneşli bir gün. Az sonra arkadaşlarımla buluşacağım.  Akdeniz Caddesi’nin başlangıcında bulunan dönel kavşakta bir kâğıt toplayıcı el arabasını sürüyor. Zayıf, uzun suratını eski, kocaman çerçeveli bir gözlük kaplıyor. Arkasına basarak yürüdüğü ayakkabılarının topukları ha düşmüş ha düşecek, ön kısımları da yarı açık. Yüzünde yılların yorgunluğunu gösteren derin çizgiler. Yaşı değil ama belli ki yaşanmışlıkları çok büyük. Kim bilir, belki yıllar önce hayalini kurduğu hiçbir şeyi yaşayamamış, yaşamış olsa da hayal ettiği mutluluklara kavuşamamış. Neden mi böyle bir düşünce oluştu bende? Çünkü önümde ağır aksak, el arabasıyla ilerlemeye çalışan, tahminimce kırklı yaşlardaki bu adam, şimdi dönel kavşağın ortasına park ettiği arabasının önüne oturmuş, fermuarı çekilmiş montunun içinden bir poşete sarılı ekmeğini çıkarıyor. E ne var bunda demeyin. Elbette buraya kadar herşey olması gerektiği gibi. Ancak daha sonraki hamle, olağan gibi görülen kareyi bir anda dikkatimi cezbeden bir hale dönüştürüyor. Yorgun adam, cebinden çıkardığı gazetenin sayfalarını öyle dikkatle inceliyor ki o gün gazete okumadan evden çıkan ben, bir an mahcup oluyorum onun karşısında.

Sonra aklıma bir kız geliyor. 7-8 yaşlarında, iri yeşil gözleri olan, kırmızı yanaklı bir yavrucak. Her gün alışverişe giderken geçtiğim köprü altında kitaplarını yere sermiş, yanındaki baskülle, tartılacak birilerinin gelmesini beklerken kitap okumaya çalışan o çocuk…

Ardından etrafımdaki çocuklar ve yaşıtlarımı düşünüyorum. Herşeye para harcayan insan topluluğunu. Kitap alırken cimri; kıyafet, güzellik malzemesi, oyuncak alırken eli açık. Ellerde akıllı telefonlar, i padler, bilgisayarlar. Sahip olduklarının değerini anlayamadan her zaman şikâyet edecekleri bir şeyler bulanlar. Okumadan, anlatılanlara, gördüklerine inanıp hemen tâbi olanlar… Okumamak için bahane bol; gezmek, günlere gitmek, maç seyretmek, playstation gibi oyunlar oynamak için ise zaman kavramı yok. Hoş! okuyan ve okuduğunu anlamaya çalışanların sayısı da pek iç açıcı değil gibi. Okuduğunu anlayan ve çok yönlü bakmak adına düşüncesine ters olan bilgileri de okumaya çalışan kaç kişi vardır acaba?

Oysa kâğıt toplayıcı adam, o günün tüm yorgunluğuna rağmen yemek arası verdiğinde gazete okumaya çalışıyor. Yine küçük kız çocuğu soğuğa, imkânsızlıklarına rağmen köprü altında oturduğu taşın üzerinde kitap okumaktan vazgeçmiyor, kimsenin yüzüne bakmadan devam ediyor. Okumamak için bahaneler sunmak kolay, önemli olan günden haberdar olabilmek, araştırmaya ve öğrenmeye çalışabilmek ve meraklı olmak…

Sanal âlemin etkin kullanılmasıyla birlikte merak etme ve okuma alışkanlıklarımız da yön değiştirdi. Resim ve fotoğrafların olduğu paylaşımlar rekor beğeniye ulaşırken, güzel hikâye veyahut haberlerin yer aldığı mesajlar ne yazık ki birkaç kişinin beğenisi ile sınırlı kalıyor. Okumayı sevmeyen bir toplum haline dönüştük. Boş zamanlarımızı gereksiz konulara harcamakta üstümüze yok. Okumadan, araştırmadan devleti kurtarıyor, asıyor, kesiyoruz çoğu zaman. İş derin bilgiyi aktarmaya gelince bir iğne ile sönecek balondan farkımız yok.

” Çömez yakınıyormuş; bize öyküler anlatıyorsun ama anlamlarını açmıyorsun. Usta yanıt vermiş; biri sana meyveyi çiğneyerek ikram etse hoşuna gider miydi”  (Paul Brunton.) Velhasıl payımıza düşen okumayı adet edinmektir ki cahil kalmayalım. Söylenenden çok söylenenin kaynağını bulalım, kanmayalım, sadece dinleyen değil anlatan da olabilmek için elimizdekilerin kıymetini bilerek Kur’an-ı Kerim’in ilk ayetinde de emredildiği gibi “OKU”yalım. Okuyalım ki tartışmalarda sesini değil sözünü yükseltenlerden olabilelim…