Bakımsız bahçeli konakta bir gün daha başlamak üzere. Birkaç dakika sonra güneş saklandığı yerden çıkacak ve yine gülümsemeye başlayacak tüm kara bulutlara inat yeryüzüne. Sarı konaktaki ahali bu yepyeni günde bakalım neler yaşayacaklar yine?
Akkadın bu sabah erkenci. Belli ki uyuyamamış. Salına salına odaları geziniyor. Acaba ilk kimi uyandıracak bugün? Gülbeyaz ile dün gece biraz didişmişlerdi, kızgınlığı geçmiş midir ki Gülbeyaz’ ın, affetmiş midir Akkadın’ı ? Yeşim ile Sıddık çoktan uyanmışlar, başlamışlar muhabbete. Az sonra tartışmaya başlarlar yine ama neyse ki hiçbir zaman uzun sürmez çekişmeleri… Gürbüz ilk uyanan olmuş her zamanki gibi. Aslında ev halkı seslerini yükseltmek suretiyle tepki verdi ama ne çare, Gürbüz bu, her sabah aynı terane… Ah Dilber, iyiki varsın, her sabah hazır ettiğin yumurtalarla nasıl da mutlu ediyorsun herkesi. Kimi yumurtanın kabuğundan istifade ediyor, kimi suyundan. Kiminin toprağına besin oluyorsun kabuğunla, kiminin suyuna hayat veriyorsun…
Gülnaz her zamanki gibi tertemiz kıyafetleri ile geldi mutfağa, nasıl da eğleniyor diğerlerini izlerken. Onlarla yaşıyor sanki. Nasıl da gülüyor gözlerinin içi. Tüm dünyası onlar aslında. Bir gün görmese içlerinden birisini hemen suratı düşüveriyor. Biri eksilse nasıl hisseder acaba? Kolay mı beş yıldır onlarla açıyor gözlerini, onlarla kapatıyor. Öyküleri hep onlar üzerine. Hepsine tek tek sarılmak, doyasıya koklamak istiyor çoğu zaman. Keşke yapabilse… Haklı, çünkü bu ev halkı sayesinde gelmiş bu günlere. Akkadın bakmasaydı ona öyle sevgiyle, ya da Yeşim şarkılar söylemeseydi nasıl gülerdi ki hayata, nasıl bu kadar ısrarcı olurdu nefes alabilmek için…
Gülnaz 15 yaşında, beline kadar kumral saçları, ela gözleri ve çenesindeki gamzesi ile adeta şirinlik abidesi. On yaşında annesiyle çarşıya giderken birden elini bırakıvermişti annesinin. Ne de olsa kaldırımda yürüyorlardı. Nereden bilebilirdi ki dalgın bir araç sürücüsünün, arabasının direksiyon hakimiyetini kaybederek kaldırıma süreceğini? Ne yapacağını şaşırmıştı küçük bedeni. Anneciği nasıl da figân etmişti çaresizce, kaldırımda yürüyen onlarca kişinin bakışları arasında aracın tekerleği küçük bedenini kapıvermişti. Sadece ayakları görünüyordu arabanın altında. Annesi yığılıp kalmıştı ve boş gözlerle bakıyordu manzaraya. Hemen şoför indi arabadan, telaşa kapılmıştı. Vatandaşlardan birisi 112 yi arayarak yardım istedi. On beş dakika içinde gelmişti sağlık ekipleri. Hemen müdahale edildi ve hastaneye kaldırıldı güzel Gülnaz. Haftalarca yoğun bakımda kaldı. Hatta kazanın olduğu günü iki gün geçmişti ki kalbi de durdu küçük kızın. Ama aile ısrarla yaşayacağına inanmak istiyordu. Doktorlar tüm müdahaleleri yaparak hayata döndürdüler taze bedeni. Aylar sürdü nekahat dönemi. Annesi sessizce döktü gözyaşlarını. Baba hep suçladı anneyi, şayet Gülnaz’ ı yaşatamazlarsa boşanacaktı karısından. Kadının hiçbir şey umurunda değildi. Tek duası vardı içinde sessizce haykırdığı, “Allahım kızımın hayatını bağışla”… Yoğun bakımda birinci ayını doldurmuştu ve küçük kız hiçbir şeye cevap vermiyordu. Makinelere bağlı yaşayan bir ölüydü adeta. Annesi bir an olsun ayrılmıyordu yoğun bakım odasının kapısından. Babanın artık ümitleri tükenmeye başlamıştı. Doktorlar bir mucize bekliyorlardı. Her şey yapılmıştı ama bu güzel kız hiçbirine yanıt vermemişti. Özel izinle üç dakikalığına genç kadın, kızının yanına girebilmişti. “Bırakma bizi ilk göz ağrım” diyebildi sadece. Sesi titriyordu. Daha fazla konuşamadı. Gülümsemeye çalışarak elini tuttu. Başparmağını oynatmıştı sanki Gülnaz, bir daha baktı annesi eline, evet parmağı oynuyordu yavaşça. Çığlık attı bir anda. Hemşireler korku dolu bakışlarla girdiler odaya. Sadece ağlıyordu kadın hıçkıra hıçkıra, bağıra bağıra… Biraz zaman geçince anlatmaya başladı kesik kesik soluklanarak. Etrafına toplanan doktorlardan bazıları bu hareketin istemdışı bir vaka olduğunu savunuyordu, sadece bir doktor dışında. Doktor Emrullah inanıyordu anneye, hemen çıkardı diğerlerini odadan. Vakit kaybetmemeliydi. Bir emare görmüşken üzerine gitmeliydi. Hemen emar, röntgen derken son durumu gözlemleyip kararını verecekti. Yapılan tetkikler sonrasında yeni bir tedaviye başlandı ve aylardır hiçbir tedaviye tepki vermeyen kız artık iyileşme yolunda ilerliyordu. Gülümsedi bir sabah, sonra sağ elini oynattı. Şekilleniyordu her hareketi. Ancak bir sabah doktorun aileyi yanına çağırmasıyla ümitleri suda kayboluvermişti bir anda. Gülnaz artık yürüyemeyecek, konuşamayacaktı. Belki ellerini bile kullanamayacaktı. Yatağa bağımlı bir hayat sürdürmesi kaçınılmaz gibiydi. Buna da şükür dedi genç kadın. Allah kızını onlara bağışlamıştı. Baba tedirgindi. Hazır mıydı böyle bir yükümlülük altına girmeye? Birkaç hafta sonra taburcu edildi Gülnaz hastaneden. Çok alışmıştı hastabakıcılar güzel kıza. Evlerine geldiklerinde odası şimdiki durumuna uygun bir şekilde düzenlenmişti. Yatağı, sandalyesi, koltuğu bir de her şeyiyle ilgilenmesi için bir mürebbiye işe alınmıştı. Adı Zehra idi, güleç yüzlü, yirmi beş yaşlarında bir kızcağızdı. Alışması zor oldu Gülnaz’ ın. İlk zamanlar sadece gözlerinden yaş akıyordu çaresizliğini hissettikçe. Günler, haftalar geçti. Gülnaz anlatılanları anlıyor, gözleriyle yönlendirme yapabiliyordu. Ailesi bir tahta ve kalem almıştı. Tahtanın üzerinde tüm harfler yazılmıştı. Yardımcı olacak kişi, istediği harfe geldiğinde küçük kız gözlerini kırpıştırmak suretiyle kelimeyi oluşturuyor ve derdini böylece anlatabiliyordu. Bir gün ailenin gazetede okudukları bir yazı dizisi ümit ışığı oldu hayatlarında. Bir uzman felç gibi ağır vakaların hayvanlarla tedavi edilebileceğini, hayvanların terapi etkisi olduğunu ifade ediyordu yazılarında. Kedi, köpek, muhabbet kuşu…. annesi heyecandan hangisini alacağına karar verememişti içten içe. Gülnaz’la paylaştı haberi ve ona sordu hangi hayvanı alalım diye. Ardından harfleri göstermeye başladı. Kedi istiyordu güzel kız. Anne, Gülnaz’ ı Zehra’ ya emanet edip hemen çarşıya çıktı. Kısa bir süre içinde bembeyaz bir kedi buldu, henüz 1.5 aylıktı kedicik. Aldı ve sevinçle eve geldi. Gülnaz öyle beğenmişti ki bembeyaz tüylü, kahverengi gözlü kediciği kucağına bırakıldığında gözünden yaşlar süzülmeye başladı. Annesi hemen isim koymak isteyip istemediğini sordu kızına. Gözler evet anlamında kırpıştırıldı. İsmi harflerle imtihandan sonra Akkadın olarak belirlendi. Akkadın öyle iyi gelmişti ki küçük kıza sürekli ağlama nöbetleri geçiren kız, yatağından çıkmak istemeyen Gülnaz erkenden kalkıp neredeyse bütün gününü Akkadın’ ı seyretmekle geçiriyordu. Zehra, kediciğe bir şeyler öğretmeye çalıştıkça küçük kız gülümsemeye uğraşıyordu. Birkaç ay sonra muhabbet kuşu alındı eve. Dişiydi ve adını Yeşim koydular, öyle minikti ki konağa getirildiğinde, ürkekliğini üzerinden atıncaya kadar sesini duyurmadı kimseye. Baktı ev halkı Yeşim çok sessiz, arkadaş almalı yanına dediler ve bir erkek muhabbet kuşu alındı. Adını Sıddık koydukları arkadaş kuş geldikten sonra kuşları susturabilmek mümkün olmadı. Gülnaz her geçen gün daha da iyi görünüyordu. Son zamanlarda sesler çıkarmaya ve ağızını oynatmaya başlamıştı. Hatta bir gün kalem isteyip iki parmağının arasına konulan kalemi oynatmayı bile başardı. Bir akşam babası eve gelirken sokakta yaralı bir köpek görmüş ve köpeği önce veterinere, ardından eve getirmişti. Evdeki cümbüş seyre değerdi. Dişi köpek öyle güzeldi ve özeldi ki kahverengi ve beyaz karışımı tüylü rengi olan köpeğin adını da küçük kız en sevdiği arkadaşının ismini, Gülbeyaz koymuştu. O da isterdi arkadaşlarıyla doyasıya oynamak, onlarla oturmak ama ne yazık ki kaza ve sonrasındaki hastane dönemi arkadaşlarını teker teker almıştı elinden. Yaşama sevinci azaldığındandı belki de sık sık akıttığı gözyaşları. Ama eve alınan hayvanlardan sonra Gülnaz’ ın gözyaşı akıttığı görülmemişti. Aksine yandan bir gülüş beliriyordu yüzünde inceden. Arkadaşları artık Akkadın, Yeşim, Sıddık, Gülbeyaz’ dı. Onlarla öyle bir dünya kurmuştu ki küçük kız, bu hayvanlardan birisinin eksikliği insanlardan daha çok yakacak gibi geliyordu içini. Her gün bir anlam yüklüyordu hepsine teker teker ve heyecanla bekliyordu güneşin doğuşunu. Horoz istedi bir gün. Annesi şaşırmıştı. Nereden çıktı horoz fikri diye. Saat yerine horozun ötme sesiyle uyanmak istediğini anlatmaya çalıştı. Hemen horoz alındı bahçeye. Kümesini de yaptı babası. O da sevinçle konağın yeni ferdini seyretti. Öyle besiliydi ki horoz, diğer cinslerinin aksine aşırı yavaş hareketlerle gidiyordu. Gürbüz olmalıydı adı ve nitekim de öyle oldu. Gürbüz her sabah gün ağırmaya yakın ötmeye başlıyordu ve Gülnaz her gün daha mutlu uyanıyordu yeni güne. Horozun yanına belli bir süre sonra tavuk da alındı. Her sabah taze yumurtasını yiyordu küçük kız ve çok seviyordu tavuğunu. Öyle bir yere koymuştu ki onu, neredeyse evin hanımı gibi görüyordu. Hızlı hızlı koşturması, bir kediye, bir köpeğe sataşması ama Gürbüz’ ün yanından geçerken sanki süzülür gibi hareket etmesi çok eğlenceli geliyordu. Adını Dilber koydular, adı gibi Dilber’ di çünkü. Öyle güzel bir aile olmuşlardı ki kaza ve kaza sonrasında yaşanan o olumsuz günler unutulmasa da gelecek günlerin güzel olacağına dair hepsinin ümidi artıyordu her geçen gün. En çok da Gülnaz’ ın hiç umudunu kaybetmeyen annesi ve zaman zaman ümitsizliğe kapılsa da kızını yalnız bırakmayan babası için kızlarının yüzündeki her tebessüm ömre bedeldi ve bu tebessüme bu olağanüstü varlıklar vesile olmuşlardı. Herkes onları sessizce terk ederken hikâyelerine ortak ettikleri bu hayvanlar en büyük dert ortakları olmuştu ve hepsi her gün yeniden doğuyorlardı. Mucizenin ta kendisi bu tablo olmalıydı…
Leave a Reply